Close
Type at least 1 character to search
Back to top

BİLİMLE SANAT NEREDE BİRLEŞİYOR?

Bilimle sanat nerede birleşiyor? Bu soru beni çok heyecanlandırıyor. Kesişim noktalarını, iki farklı disiplinin birleşim alanlarını kavramak benim için bir tutku. Hiç düşündünüz mü bu bağlantıları? İlginiz ve hatta uzmanlığınız olan iki farklı alanı düşünün mesela. Varsayalım biri mutfak sanatları diğeri edebiyat olsun ya da biri futbol, diğeri ekonomi. Bu iki alan arasında ne gibi bağlar var? Hangi noktalarda buluşuyor ve birleşiyorlar? Başta çok alakasız gibi görünebilirler ama derinlemesine düşünürseniz inanın aralarında birden fazla bağlantı bulacaksınız. Bazıları size özel bağlantılar olacaktır, bazı bağlantılar ise herkese hitap edecektir. Kurduğunuz bağlantıları yorum bölümünde paylaşırsanız sevinirim.

Benim için bu iki alan; performans sanatları ve nanobiyoteknoloji. O nedenle ben kendime uzun zamandır yazının başında belirttiğim soruyu soruyorum: ‘’Bilim ve sanat nerede birleşiyor?’’ 

Bana sorarsanız Hayalgücünde. Yani bilim yapabilmek için de sanat yapabilmek için de öncelikle hayal etmek gerekiyor. Diyebilirsiniz ki, bilim nesnel yani somut gözleme dayanır. Hayal ile ne alakası var? Evet, günümüzde bize öğretilen bilimin somut gözlemden teşekkül olduğu söyleniyor. Bu, hep böyle miydi acaba? Ya da halen bilim dünyasının mutfağında süreçler farklı işliyor olabilir mi? 

Bilim tarihini incelediğimizde, hayal ile başlayan ve sonradan bilimsel bulgularla desteklenen öyle çok bilimsel olgu var ki… Mesela ‘’Düşünüyorum, öyleyse varım’’ sözüyle tanınan filozof ve bilim insanı Rene Descartes, insan vücudundaki tüm karmaşık biyolojik olayların nasıl yönetildiği üzerine bilimsel araştırmalar yapmış ve yönetimin beyindeki epifiz bezinden gerçekleştiği sonucuna ulaşmış. Bu konudaki tezini şu şekilde ifade etmiş: 

‘’İnsan vücudu epifiz bezinin içinde oturan küçük bir adam tarafından yönetilmektedir. Bu adam hayat çeşmesinin bekçisidir. Bu adam, gerekli olan yaşam suyunu organlara pompalar. Beynin içindeki sinir ağları su boru hatlarıdır, beynin kıvrımları da su depolarıdır.’’* 

Descartes vücuttaki kasları da mekanik yaylara benzetmiş ki; kaslar fiziksel kuvveti temsil ederler ve günümüzde halen kuvvet ile ilgili birçok fiziksel açıklama yaylar üzerinden yapılır. Descartes’ın açıklamalarının her birinde metafor yani benzetme var ama özellikle küçük adam tam bir hayal ürünü. Acaba kadınların beyinlerinde de küçük bir adam mı görmüş Descartes, yoksa bizde küçük kadınlar mı var? Orasını bilemiyorum. Tek bildiğim bu örnekte bilimsel açıklama ile hayal içiçe geçmiş ve Descartes’ın hayali kendinden sonra gelen bir sürü insanı etkilemiş, hatta halen etkilemekte.

Bilim tarihinden diğer ilginç bir örneği de Charles Darwin’den vermek istiyorum. Darwin, evrim kuramı ile bilim dünyasını sarsmış bir figür. Doğal seçilimi anlattığı yazısında şöyle diyor:

‘’Doğa, rahminden tüm yaşamın çıktığı ve tüm yaşamın yine ona geri döndüğü bir annedir. O, fevkalade doğurgandır. Ama aynı zamanda da zalim ve korkunçtur, kendi yavrularını, kendi döllerini yiyip bitirendir. Doğa yaratıcıdır ama aynı zamanda da yok edicidir, tıpkı Hintli Tanrıça Kali gibi. Doğal seçilim, aralıksız olarak eyleme hazır bir güçtür ve doğal seçilim öldürerek işler.’’* 

Darwin’in bu açıklaması günümüzde çoğu kelimesini anlamadığımız bilimsel açıklamalardan oldukça farklı değil mi? Ben ilk okuduğumda ‘’Jung mu yazmış bunu?’’ diyerek şaşırdığımı hatırlıyorum. Carl Gustav Jung, bir psikiyatr ve insan psikolojisini daha iyi kavrayabilelim diye ‘’arketip’’ ve ‘’gölge’’ kavramlarını geliştirmiş bir bilim insanı. Az önce Darwin’in açıklamasındaki anne metaforu, Jung’un anne arketipi hakkında söylediklerine çok benziyor. 

Anne arketipinin detayına girmeyeceğim. O başka bir yazının konusu olsun. Benim bu yazıda dikkat çekmek istediğim nokta; bilim tarihinde çok önemli rol oynamış Descartes ve Darwin gibi bilim insanlarının kendilerini nasıl ifade ettikleri. Burada yer verdiğim sözlerin bilimsel yayınlardan alıntılandığı düşünüldüğünde, şunu söylemek mümkün: Eskiden bilimsel açıklamalar duygularla, metaforlarla, hayal ürünü karakterlerle iç içe geçmekteymiş.

Kavramların ve algının birbirinden keskin sınırlarla ayrıştırıldığı günümüz modern dünyasında ise işler daha farklı yürüyor elbette. Günümüz bilimsel çalışmaları genelde duygulardan, hayallerden arındırılmış bir ifade ile yazıya dökülüyor ve yayınlanıyor. Bilimsel yayınların çoğu varsayımlara dayandırılarak gerekçelendirilmesine rağmen sanki ‘değişmez, katı gerçekler’ mişcesine tartışılıyor, kabul görüyor ve nesilden nesile aktarılıyor.

Ancak işin mutfağına baktığınızda, yani bir araştırma laboratuvarına girdiğinizde, bilimsel bilginin ortaya çıkarılma sürecinin bir hayal ile başladığını görmek mümkün. Araştırmasına başlarken, bilim insanının bir iddiası, bir düşüncesi yani bir tezi vardır. Bilim insanı tezini kanıtlayabilmek için bir hayal kurar. Hayalini yapılandırmak için geçmiş bilimsel bilgilerden yararlanır. Araştırma süreci, deneme-yanılma ve rasyonel gözlem süreçleriyle ilerler. Ancak bilim insanı özgün ve yeni bir yaklaşım peşinde ise eğer, sezgilerini dinlemek, yani rasyonel mantığının ötesindeki algı alanına temas etmek durumundadır. Bilim insanı dinlemeyi bilir ise, sezgileri ona hayalini somutlaştırabilmesi için izlemesi gereken yolu ve yöntemleri fısıldar. Hayaline ne kadar tutkuyla bağlı ise, yani araştırma süreciyle ne denli yoğun duygusal bir bağlantı içindeyse, araştırmasının somut ve özgün bir sonuca ulaşma ihtimali artar. Tevekkeli değil, Antik Yunan’ın ilk bilim insanı olarak tanımlanan Arşimet suyun kaldırma kuvvetini yoğun hesaplamalar yaptığı çalışma masasında değil de, gevşeyip, rahatladığı – büyük olasılıkla sezgilerini dinlediği-  hamamda yıkanırken bulmuştur.    

Bir sanat eseri de tıpkı bilimsel bilginin elde edilme sürecindeki gibi bir hayal ile başlar. Bu sefer hayalden önce bir düşünce değil, bir dürtü vardır. Sanatçının içindeki bir dürtü onu harekete geçirir. Başta neden hareket ettiğini bilmez sanatçı. O esnada sanatçının hayali henüz belirsiz ve karanlıktır. Eğer sanatçı dürtüye boyun eğerse, yani kendini sürece bırakırsa, hayal belirginleşir. Sonrasında sanatçı da tıpkı bilim insanı gibi hayalini yapılandırır. Deneye, yanıla ilerler, yöntemler uygular, gözlemler yapar. Bu süreçte sezgilerini dinlerse eğer, özgün bir sonuca ulaşma ihtimali artar. 

Demem o ki; bilimsel bir bilginin ve bir sanat ürünün ortaya çıkarılma süreçleri birbiriyle oldukça benzeşmektedir. İkisi de, bir hayal ile yola çıkar ve o hayali somutlaştırmanın yollarını deneye yanıla araştırarak bulurlar. 

*Kaynak: Rupert Sheldrake, ‘’The Science Delusion’’

**Görselin kaynağı: medium.com

SDM Hikâye Çemberi’nin bir üyesi olmak ister misiniz?

X